Edeb Yâ Hû!

Ey İhvân-ı Sâdıkım! Tarîk'de edeb gerek.
Edebi imhâ eden: nefis denen engerek.

Kurallara uymaktır edeb, ve hüsn-i ahlâk.
Edeb eğer eksikse, umûr olur muallâk.

İlim taleb edenin edebi olgun ise,
Teslîmdir Mürşid'ine; sarmaz onu vesvese.

Edebdir tek koruyan ihvânın birliğini;
Mürîd hep haklamalı Mürşid'in dediğini.

Mürşid'e teslîmiyet olmadan kemâl olmaz;
Noksan teslîmiyetle kemâl heybesi dolmaz.

Bunun âdab erkânı, bilin ki, ince iştir;
Mürîd buna uymazsa pekçok azar işitir.

Teneşirdeki cesed gibi olmalı derviş;
Şerri aslā hayıra etmemelidir teşviş.

Efendisi ne yana döndürürse dönmeli;
"Mürşid'e irâdeyi terk " olmalı, emeli.

Kusûr etmemelidir Mürşid'e hizmetinde;
Olmalıdır edebi, aşk-u şevki hep zinde.

Etmeli derslerini usûle göre icrâ;
Nutk-ı Pîr'i haklayıp olmalı ehl-i verâ1.

Kuvvetli olmalıdır mürîdin râbıtası;
Bu sâyede pekişir Mürşid'i ihâtası2.

Hâtifden sesine de "Lebbeyk" diyebilmeli;
Teveccühünü dahi O, ânında, bilmeli.

Vasî olan Mürşid'dir; mürîdse ancak mutî;
Ve ancak itaatle olur tekâmül katî.

Mürşid'e karşı kibri azan dervişe yazık!
Aklını, temkinini kılar nefsine azık.

Nefsin kuruntusuyla kılıp aklını teşviş,
Mürşid'inde bir kusûr ararsa gabî3 derviş,

Kendi tıkamış olur kendi yolunu bizzât.
Mürşid, kibrini görür ve onu eder âzât.

Böylece muallâkda kalmış olur bu ahi4
;
Elden gider temkini; artık vehmidir şeyhi.

Kibir: mânevî kanser; sakının bu marazdan5
!
Mutî olun Mürşid'e, korusun sizi Yezdân!

Şeyh'de kusûr arayan: ilânda, kusûrunu.
Bilemiyor ki gāfil, mahveder umûrunu.

Mürşid'le inad üzre tartışma aslā olmaz!
Akıl ve nefs beyninde kalmayınız bînamaz!

Mal, mansıb, neseb aslā etmez Mürşid'e te'sîr.
İlminin olmasını isterse tâlib kesîr,

Muhakkak boyun kesip Şeyh'e olmalı teslîm.
Nefse uyup muhâlif kalmak bil ki çok elîm.

Mürşid hem ilhâm hem de ulvî kudretle sezer;
Mutî ihvânını da üstün hasletle bezer.

Ahlâk-ı Nebî ile tezyin etmek ihvânı
Mürşid 'in gāyesidir; düşün sen, fehmet ânı!

Mürşid akan musluktur; tüm ihvândan müstakil;
Kim ki içer bu sudan, gerçekten, odur âkil6.

Ve kim sabr-u edeble sohbete devâm eder,
Kemâle doğru gider; umûru olmaz heder.

İhvândan müstağnîdir, bil ki, Kâmil bir Mürşid;
Ancak has mürîdânı eğitir, kılar reşîd.

Tabiat-ı eşyâya uygun bir tavrı vardır.
O'nu güden bilin ki İlâhî Edeb, Ârdır.

Mihenk taşıdır Mürşid: izhâr eder Yâr'ını.
Başı O'na toslayan gösterir âyârını:

Kimi yirmidört âyâr; altındır da parıldar;
Kimisiyse kalp para; olmaz Yol'da pâyidâr7.

Islāhı gayri mümkün tâliplerle uğraşmaz.
Çünkü bilir ki bunlar birer nefsânî cambaz.

Yularlarını salar kalplerini kırmadan;
Hayırlar niyâz eder hepsinin de ardından.

Yazıklar olsun, kim ki Mürşid'e eder bey'at,
Ve bâtınında dahi tekâmül eder kat kat,

Sonra uyup nefsinin kibrine, hevâsına,
Mürşid'inden ayrılır, sed çeker devâsına!

Mürşid-i Hakîkî'yi reddeden battâl8
olur.
Feyzinin yollarını kapatıp aptâl olur.

Zâhirde ve bâtında kalır artık bînamaz;
Nefsinden gayrısına bir türlü yaranamaz.

Bırakıp da gidenin ardından tutulmaz yas.
Mürebbi'nin ilmine bu aslā olmaz kıstas.

Bey'at ve terk etmişse, mürîdin hâli elîm!
Vehimle mülevvesdir9; tab'an olsa da halîm.

Etmez çekip gitmekle bâzısı da iktifâ;
Nefsine gāye olur etmek ihvânı iğvâ10.

Nifâk ve tehditlerle nefsini tatmin eder.
Bütün müktesebâtı böylece olur heder.

Noksanlığa sebebdir bâzan eşi dervişin;
Eğer ehl-i zâhirse sonu gelmez teşvişin.

Çoğu kez karaçalı misâli fitne olur;
Eşini Mürşid'ine karşı hınçla doldurur.

Hâkim olsa büyüsü ehl-i zâhir eşinin,
İrâdesi ketmolur, aklı kalmaz dervişin.

Eşitlik vehmi ile kendini rezîl eder;
Çağdaş(!) bir köle olur ve umûru da heder.

Çile gibi gösterir nefsi de bu nifâkı;
Unutur Mürşid'ini, hem hukūku, hem hakkı.

Umûrunu boğarken koynundaki engerek,
Bu zillete11 katlanır "Kemâlimdir"(!) diyerek.

Bu büyüyle idrâki yozlaşan aptâl derviş,
Tam bir öküz misâli, getirir durur geviş.

Tekâmülü durur da başlar bir gerileme;
Artık ondan hiç bir şey bekleme, ümid etme.

Bu köleyi artık kim edebilir ki âzâd?
Her hâli hatâ dolu, bütün âmâli tezâd.

Kılarak umûrunu ve ef'alini cerid,
Mürşid'ini reddeder, eşine olur mürîd(!)

Efendi'ye ihtirâm vazgeçilmez bir borçtur,
"Hû" deyip de el öpmek nefsinden bir huructur12.

Huzurda durmalısın müeddeb ve pür vekar;
Sultân'ın, bil ki her ân senin gönlüne bakar.

Görme Şeyh'ini, yalnız "destûr kapısı" gibi;
Mürşid'in hem feyyâzdır, hem de Vâris-i Nebî.

Kâhin13
de değildir O; olma edebde nâdan!
Tek tasan feyzin olsun! Bu kılar seni şâdan14.

Mürşid'inin ahvâli hakkındaki bir beyân
Ayağını kaydırır, kılar nefsini iyân.

Kezâ O'na ahvâli hakkında sorma soru;
Bu sorular vechinden izâle eder Nûr'u.

Sakın ha sözlerini te'vile de kalkışma!
Zâhiriyle iktifâ et de haddini aşma.

O'nun emri olmadan sözünü etme ifşâ;
Aksi hem bir nifâktır ve hem büyük bir fahşâ15.

Efendi'nde görürsen Şer'e aykırı bir hâl,
Sabret; sonunu bekle! Bu işte ta'cil16 muhâl.

Hikmetini bilmezsen etme sakın acele!
Hızır ile Mûsâ'nın ahvâlini fehmeyle!

Nefsin marazlarına tabib bil Mürşid'ini;
O'ndan sakın gizleme nefsinin ahvâlini.

Umûrun için, sakın, isteme bir şerh O'ndan.
Nutkunu haklamakla17, ancak, olursun handân.

Mürşidin cismi değil, ma'nâsınadır edeb.
Hak huzûrunda gibi olmalısın müeddeb.

O'nun yârının senin de yârın olmak gerek;
O'na düşman olana olur musun sen direk?

Mürşid'inin ef'ali sana mâkul olmasa,
Tereddütsüz kabûl et gene, hiç çekme tasa.

Çünkü basîr olan O! Sen henüz bir âmâsın.
Bil ki Mürşid-i Kâmil altınıdır havassın.

Tecessüs etme sakın ihvânın ahvâline!
Seninki sana yeter. Dert katma sen hâline.

Bu, Mürşid'in ahvâli için de geçerli, bil!
Tarîk'de seni edeb ve hayâ kılar mukbil.

Şeyhin suskunluğundan da iyice hazer et!
Huzûrunda nefsine mukayyet ol ki Hazret

Kusûrunu sırlamak zorunda hiç kalmasın.
Sırlar ise böyledir, kırgınlığı havassın.

Sakın sırnaşma O'na görürsen "bast"ta Şeyh'i!
Çünkü "bast" kılar O'nu kezâ "celâl"de sahî.

Nutkunu te'vil etme. İfâ et beklemeden.
Tereddüt etme; O'dur, seni irşâda güden.

Sırdır konuşulanlar, huzûrunda Şeyh'inin;
Sakın, emri olmadan, başkasına gitmesin!

Edilmez bundan biri bile, zinhâr18
, kıyl-ü kāl;
Aksi, edeb noksânı olmayı müş'ir bir hâl.

Edilmez huzûrunda dedikodu iyi bil!
O'nu yok farzetmeğe kim olabilir kefil?

Hıfz ederse sükûtu olmalısın pür dikkat.
Konuşmakdan hazer et varsa fehminde tâkat!

Şeyh'ine karşı eğer azalırsa hörmetin,
Feyzin kesiliverir; hebâ olur gayretin.

Kendini, feyz aldığın zâttan görürsen üstün,
Feyiz kapın da, bil ki kapanır bütün bütün.

Nefsin beşeri rezîl eden bir âlâyişi19
Tuzaktır mürîde ki olmadan kâmil kişi,

Kalkar, kendini irşâd makāmında Şeyh sanır.
Nefsinin iğvâsıyla elbette çok aldanır.

Kim ki ehli değildir de irşâda yeltenir,
Yalnızca Şeytân olur akl-u nefsini münîr.

Zuhur eder kendinden lâf-u güzaf ve laklak;
Sohbeti(!) eder onu rezîl ve tepetaklak.

İrşâda lâyık olan ilim ve hâl ehlidir.
Ehl-i cehl'in sohbeti, bil, irşâddan hâlîdir!

Başlıca konuları, "Hikâye-i dervişân"
İlm-i Ledün'den yoksun sohbet olmaz ki rahşân20.

Ey İhvân-ı Sâdık'ım! Koruyun nefsinizi;
Kâmil olun sabırla; hazmedin çilenizi.

Aşk ile, ihlâs ile Mürşid'e olun teslîm.
Sâdık olun; kılmayın aslā âtîyi elîm.

Mürşid'in huzûrunda budur edebin özü.
Dâim üstünüzdedir O'nun basarı, gözü.

Bu edebe riâyet şâd eder mürîdânı;
Oysa edebsiz için dardır nefis zındânı.

Edeb, hizmet ve idrâk kemâle vesiyledir.
Bunların nâkısası nefsinden bir hiyledir.

Mürşid'in irşâdına sarılın aşk-u şevkle
Ki ulvî makāmâtı tattırsın size zevkle.