Nefse Dair

Nefis niçin bu sabah yorgun, mağmûm1, mükedder?
Rûhî tahassürden mi bu inilti, bu keder?

A'râza meylinden mi? Neden böyle bî-huzûr?
Kesrete teslîm olan görülür mü hiç ma'zûr?

Kapılma vesveseye! Hele nefsi bir yokla;
Zuhûr etmeden maraz, zikrullāh ile dağla.

Kulak ver, dinle, o nefs nasıl etmekte nidâ:
"Rûh! Hazîne Sen’sin, bense kapında gedâ2.

Cezbe-i aşkın beni öyle etti istîlâ
Ki olmuştum ezelde ben de Sana müptelâ.

Emânet-i Rabbânî olunca Sen, İnsân'a,
Yalvardım; bekçi oldum, o mubârek kasana.

Yedi ayrı hicabla Seni ben kıldım mahsûr;
Hepsi aşılması zor, korkunç, cesîm birer sûr.

Aralarında ise binbir hiyle ve tuzak
Ehil olmayanları tutmakta Senden uzak.

Her hicâba bir iklim, bir tavır rabtedildi;
Her tavır bir Nebî'nin ismiyle zikredildi.

Vardır bir de parola, her birinde, Esmâ'dan;
Müsemmâ de beklenir mütekābil semâdan.

Böyle kime olduysa refîk "Etvâr-ı Seb'a",
Tecellî etti ona, âhir, İlâhî Menba'.

Bulunur Rûh'a tarîk aşarak yedi sûru;
İfnâ olur beşerin zünûbu ve kusûru.

Seyr-i sülûk böylece edilmiş olur itmâm,
Rûh'a erişen beşer İnsân olur; hem İmâm!

Zâhirde ben bekçiyim; ejder gibi yırtıcı;
Bâtında koruduğum, fakat, bâşımın tâcı.

Kevnî âlem ezelde o tâcla buldu vücûd,
Bu sâyede ben dahi İnsân'la oldum mescûd.

Bu zahirî tenâkuz kılıyor beni mağmûm.
Merâtibim eriyor; sanki Rûh şem'a, ben mûm".

Nefisden gelen nidâ, işte, dertle dopdolu.
Zâten dertle açılır "İlâhî Vahdet Yolu".

Rûh
'a yol isteyeni görmedikçe Rûh'la bir,
Nefs, çâresiz, almakta tedbir üstüne tedbir.

Şemsin, bil, kıyâmettir, garb-ı nefsden tulûu;
Mi'râc'ın müjdesidir bu ahvâlin vukuu.

Matlûb ile tâlibin vuslatıyla uyanan
Nefs ise Kâmil olur; anlar Hak'kı da iyân.

Mühtedî3, mahcûb4 nefsim dedi, ederek isyân:
"Yâ Ganiy! Esrârımı etme ağyâra beyân.

Sen gene kullukta kal. En ulu rütbe budur.
Kulluğun idrâkinden kemâlât eder sudûr.

Hazımsız ehl-i zâhir olmasın nefsden emîn.
Olur sükût, bu babda, rahmeten li-l âlemîn5".